Ana Sayfa Lima Ödülleri Filim Kilim Derlemeler Sarkık Libero Okullar Foto-Tahlil


İNSAN SICAKLIĞI, FRANSIZ SİNEMASI, ROBERT BRESSON VE KEN LOACH

Genelde sinemayla ilgimiz cahiliye döneminde başlar. Orta zekalı bir millet için tasarlanmış televizyon kanal(lar)ında izlemişizdir ilk filmlerimizi. Tabii cahiliye döneminde, çocuk ne verilirse onu öyle alır, kendine 'default' yapar. Yani zihnin dosyaları ilk açıldığında sorgusuz sualsiz, televizyonda izlediğimiz türden filmler o dönem sinema beğenimiz olarak gelir önümüze. Beyaz ekrandan perdeye geçtiğimizde -ki muhtemelen çocuğuzdur hala- televizyondan edindiğimiz tarz bir haz ararız filmlerde. Bu da Hollywood'a tekabül eder.

Derken işte, büyürüz. Bir bölümümüz sinemayla ilgisini biraz daha arttırır. Bu yarım porsiyon aydınlık döneminde Türk entelijensiyasının güzergahı illa ki Fransız-İtalyan ekolünden geçer. Sanırız ki bütün Amerikan filmleri kötü, bütün Fransız ve İtalyan filmleri iyi. Yarım porsiyon aydınlık, cehalet kadar tehlikeli olmasa da cehaletten daha sinir bozan bir müessesedir; çünkü ukalalık vardır burada. Neyse, asıl mevzumuz bu değil. Ama tabii ki filimci-kilimci döneme gelince işler değişir. Amerikan filmlerinin hepsinin Hollywood'da pişmediğini, bağımsız bazı şahısların mis gibi filmler yaptıklarını, hatta Hollywood mutfağından da çok tatlı şeyler çıktığını, her Fransız filminin iyi olmayabileceğini, aslında Japonya'da da sinema diye bir şey olduğunu falan öğreniriz. Tam da burada Serkan Seçer'in o sözünü hatırlamam gerekiyor: "Kötü bir İtalyan filmini izleyebilirsin ama kötü bir Fransız filmini izleyemezsin". Aslında olay şu: kardeşim filmde bir insan sıcaklığı var mı? Kimsenin Fransızlara bir kıllığı yok, herkes biliyor onların bu sanata katkısını, yeni dalgayı filan. Ama işte bizde de biraz Balkanlılık, Akdenizlilik var, bir iki insan güzelliği görmek istiyoruz.

Söz yeterince dönüp dolaştıysa Robert Bresson'a gelsin artık. 19. Uluslararası İstanbul Film Festivali münasebetiyle Bresson'un iki filmini izleme şansı buldum. 1966 yapımı Rastgele Balthazar (Au Hasard Balthazar) ve 1983 yapımı Para (L'argent). İlki 1970 New York Film Eleştirmenleri (En İyi Film), ikincisi 1983 Cannes (En İyi Yönetmen) ödüllü. İsimleri zikredilen bu mübarek ödülleri zaman zaman referans aldığımız ve Bresson filmleri "Ustalara Saygı" bölümünde gösterildiği içindir ki biraz beklentiliydik. Ne de olsa ilk filmini çeken bir genç değil, kelli felli adam. Filmlerin konuları, hakkını vermek lazım, güzel. İlki bir eşeğin hikayesi, eşeğin sahipleri değiştikçe başından geçenler. İkincisi ise sahte banknottan dolayı suçsuz bir adamın yaşadıkları. Peki ikisinde de bütün karakterler buz gibi, mumya gibi olur mu? Olmuş. Arkadaş minimalistmiş, az diyalog kullanıyormuş, gereğinden bir fazla sahne-sekans çekmiyormuş. Ee, ne hayrını gördüm ben bunun? Karakterler yaşıyor mu, ölü mü belli değil. Bari hayvan sıcaklığı olaydı. Devam edersem kalp kırabilirim, burada bir durayım.

Söz şimdi de Ken Loach'a koşa koşa gelsin. Biz (yaşıtlarımız) İngiliz Ken Loach'u Ülke ve Özgürlük (Land and Freedom) filmiyle tanıdık. Hikayesi İspanya iç savaşı sırasında geçen bir politik filmdi (buna Godard itiraz edebilir, ama o konuya değinilir bir ara). Gençtik, henüz filimci-kilimci değildik, çok ısınamadık. Biraz sonra bahsedeceğim filmlerden dolayı bir daha bakmam lazım o filme. Daha sonra Carla'nın Şarkısı (Carla's Song) ve Benim Adım Joe (My Name is Joe) geldi. Biz Kenneth abiyi fazla tanımadığımız, eski filmlerini bilmediğimiz için goşizan hikayeci bir tarzdan insan sıcaklığına kayıyor sandık. Ama festivalde eski filmlerini gördük de öğrendik. Kerkenez (Kes-1969) ve Ayaktakımı (Riff-Raff-1991) insan üzerine, alttakiler üzerine yapılmış samimi filmler. Gizli Dosya (Hidden Agenda-1990) ise cesur, sapasağlam bir politik duruş. Birkaç gün sonra bir de Yağan Taşlar'ı (Raining Stones-1993) göreceğiz. Bir türküde şöyle derler: ana avrat söveriz lo, biz insanı severiz...Ken abi, sen ne güzel bir abiymişsin.

Sinemanın sadece hikaye anlatmak olmadığını, zaten dünyada anlatılmayan pek hikaye kalmadığını, sorunun neyin nasıl anlatıldığı olduğunu ve muhterem sinema izleyicisinin artık ayrıntılara takıldığını biliyoruz. Büyük bir tehlikenin ayak seslerini mi duyuyoruz, tehlike gelip kapıyı çaldı da biz kapı vuruşunu ayak sesi mi sanıyoruz, ya da ben paranoya mı yapıyorum, tam bilinmez ama Fransızlar acaba geçmişin sermayesini mi yiyorlar (Bresson'un geçmişten bir adam olduğu aklımızda, itiraz oradan gelmesin) ve acaba bir beş yıl film çekmeden dünya sinemalarında ne olup bittiğine mi baksalar?

Geçmişin sermayesinin yenmesi, insan soğukluğu ve hikaye anlatmaya indirgenmişlik bağlamlarında elde hayli ciddi ipuçları da yok değil.

Bu arada fırından yeni çıkmış sandviç ekmeği sıcaklığındaki, o yemedeyanındayat güzelliğindeki Bertrand Blier'in Sağol Yaşam'ı (Merci La Vie) ile Radu Mihaileanu'nun Yaşam Treni'ni (Train de Vie) nereye koyarız, nasıl yaparız bilemem.




Necmettin Karbon / 24 Nisan 2000, İstanbul