| Ana Sayfa | Lima Ödülleri | Filim Kilim | Derlemeler | Sarkık Libero | Okullar | Foto-Tahlil |
KAYIP ŞEHİRDE İYİYİZ BİZ, SİZ GELMEYİN
Kendisine karşı sempati ya da antipati duyacak kadar bir hissiyat geliştirmiş değildim. ‘Ocean’s Twelve’de bastonuyla milleti sopalayayazan oyunuyla kanım ısındı, ‘Modigliani’de gördüm, çok beğendim. Hele bir de ikisinin arasında Pablo Neruda şiirlerini sesinden dinlemişliğim vardır ki, saygıysa saygı dedim, güzel adam dedim. Abi dedim, dayı dedim. Hani, Black o simsiyah haliyle çıkıp televizyonda ve de arkasında güller uçuşarak şarkısını söylediydi de, dayımız olaydı kahveye okeye giderken bizi de mobiletinin arkasına atar, bir de gazoz ısmarlardı, dediydik. Öyle sevmiştik ya onu, Andy Garcia da dayımıza benzemeye başlamıştı işte. Ne zamana kadar? Kayıp Şehir’e kadar. Artık benzemiyor.Ülkesi üzerine söz söyleyen bir film yapmak, tamlamanın bu haliyle bir sinemacı için takdire şayandır. Tamam. Senin ülken, oralısın, o da tamam. Ama ben de devrime inanan biriyim, Küba Devrimi’ni de bu bağlamda tüm kalbimle destekliyorum, değer veriyorum. Hal böyle olunca da bana söz hakkı doğuyor tabii Sayın Garcia. Şimdi, sen bu filmi niye yaptın? Devrimden önce Batista adında bir diktatör vardı, zalimdi. Sonra devrim oldu, bir zalimin yerine başka bir zalim olan Fidel Castro geldi. Hatta Castro ve yoldaşları Batista’nın bile niyetlenmediği saçmalıklara yeltenecek kadar devrimi yanlış yorumluyorlardı. Saksafonu yasaklıyorlar, bunu tartışmaya kalkıp da Belçikalı Sax diye birinden söz ettiğinde Emperyalist Belçika’nın Kongo’da yaptıklarını önüne koyacak kadar sanattan bihaber, mantıksız ve goşistlerdi. Aslında müzisyenler de çok istemiyorlardı ama işte sendikanın yönetiminde bu sapkın solcular vardı ve onların dediği dedikti. Comandante Che Guevara ise hem duygusuz bir zorba, hem de artis gibi bir şeydi, antipatik ve de insanı soğutan. Bunların yüzünden bir aile dağıldı; kimi kalpten gitti, kimi intihar etti. Bunları diyecektin ha. Vay be, Castro ve Küba Devrimi neler yapmış da haberimiz yokmuş! Bak şimdi; toplumsal altüst oluşlarda, devrimlerde, her şey herkesin istediği gibi gitmeyebilir. Doğru olan da herkesin istediği gibi olmamasıdır zaten. Burada mevzuya sağdan mı soldan mı baktığındır önemli olan. Sağdan bakarsan, büyük toprağını kaybeden ailenin tarafında olursun, onların dramını anlatırsın, topraksız yüzbinlerce köylü aklına bile gelmez. Soldan bakarsan, her devrimde olabilecek yanlışlıkları eleştirirsin, o devrim daha iyi yürüsün, sosyalizm daha düzgün tesis edilebilsin diye bilgini görgünü bizimle paylaşırsın. Sen sinema sektöründe benden eskisin ve filmde seyircinin karakterlerle özdeşlik kurması konusunu elbet iyi bilirsin. Ben, 18.00 seansında Cinemajestic’de, koltuğunda oturmuş beş kişiden biri olarak senin oynadığın Fico’yla özdeşlik kuruyorum, değil mi? En düzgün olanı sensin çünkü, haa bir de devrim karşıtı babanla amcan. Devrim yanlısı kardeşin Luis o günleri görmeden öldüğü için seyirci olarak nötr kalıyorum ona karşı, ama intihar edecek Ricardo’ya antipati geliştiriyorum. Ne kadar itelesen de ben ona sempati duydum da sevdim be! Hep sana gıcık oldum, Pavyoncu Fico Bey. Kendi kendini deşifre ettin filmin her karesinde. Aslında ilk yarısında durumu idare ediyordun. Hoş, Batista dönemiydi ya ilk yarı, rengin ortaya çıkmıyordu pek. Foyanı sonradan gördük. Bir de, o yazar mıdır komik midir, yanındaki soğuk esprili adam neciydi allasen? Bir kez daha söylüyorum. Ülkeni terk etmişsin, acını anlamaya çalışırım. Ama o büyük toprak sahiplerinden, geçmiş düzenin ağalarından yanaysan, hiç kusura bakma, gözünün yaşına bakamam. Havaalanında çantanı arayan o ‘hanzo’ yoldaş ne diyordu sana: siz solucanlar, Küba’yı yanınızda götüremezsiniz! Küba, orada kalan, eşit ve özgür bir dünya için mücadele eden insanların vatanıdır. Siz öyle uzakta daha güzelsiniz, bakınız oradan.
Son bir söz unutmadan: film zanaat olarak iyi. İyi oyuncusun, iyi yönetmen de olacaksın, belli. Büyük söz söylemeyen bir şeyler çekmeyi denesene bir de, aksiyon filan. Olmaz mı?
Sıtkı Celal İbrik / 15 Temmuz 2006, İstanbul |