MİNİ ODESA NOTLARI / İSPANYA-PORTEKİZ-FRANSA / 2003
Bölüm: I
1. Gün: İstanbul – Barcelona / 26 Ağustos
* Taç çizgisinin ötesinde hiçbir şey yoktur. (Jacques Derrida)
* Ergün Penbe'nin alt sınırı, birçok başkalarının sanatındaki üst sınırıdır. (Tanıl Bora)
NK uçakta haritayı iyi çalıştı. Otobüse bindi ki, şehri iyi görebilsin. Dönüşte havaalanına trenle gidecek.
Otobüsün son durağı olan Plaça de Catalunya'da indi, İstanbul’da tespit edip uçakta netleştirdiği 3 hosteli buldu,
fiyatlarını ve durumlarını karşılaştırdı. Centre Ramblas Youth Hostel’de kalmaya karar verdi. Oda 8 kişilik.
Havaalanı – Plaça de Catalunya : 3,45 €
Plato Combinado del Dia : 6,60 €
Hostel : 20,00 €
Picasso Müzesi ve La Sagrada Familia katedrali gezildi, görüldü, gerekli fotoğraflar çekildi. Saat 20.45’de
Barcelona-Español Katalonya Kupası final maçı var, gidilir mi, bakalım.
Bütün Norveçliler birbirine benzer mi, benzemez mi? Yoksa sadece andırır mı? Bir düşünelim.
Selpak olayı burada da var. Ancak şöyle ki, kağıt mendili İstanbul’daki gibi çocuklar değil, yirmili yaşlarında
uzun saçlı sakallı rockçu tipli gençler satıyor. Ya da ben 2-3 defa aynı elemanı gördüm.
İsviçre’nin Geneva şehrinden Stephanie de iyi niyetli, muhabbetçi bir insanmış.
Final maçı burada değilmiş, ama zorlamadık değil.
2. Gün: Barcelona
Hostel de ne pis sıcakmış yahu. 8 kişi bir odada, 3 İspanyol, 1 Türk, 1 Japon, 2 Norveçli, 1 Alman.
Euromed - Alicante - 11.00
Talgo - Zaragoza-Madrid - 11.55
Talgo - Murcia-Cartgena - 12.00
Talgo - Salamanca - 13.00
Talgo - Bilbao-Hendaya - 13.00
Talgo - Murcia-Lorca - 15.00
Talgo - Zaragoza-Madrid - 15.30
Euromed - Alicante - 16.00
Hani derler ya, Nou Camp stadında sahaya çıkan deplasman oyuncusunun dizleri titrermiş. Gittim, yerinde gördüm,
yanlış değil.
Bu gece de kalına, yarın duruma bakıla, Madrid, Zaragoza, Valencia, Allah ne verdiyse gidile.
Burada niye hiç trafik yok, her gün mü Pazar, yoksa millet yazlığa mı gitmiş?
Bir de çok turistik, her şey turistik, pahalı.
Aslında insanın özü ‘trieste’ midir? Bu konuyu irdelemek gerek, lakin her insan yeteri kadar süre yalnız kalınca
hüzün yayılıverirmiş her yerine gibi geliverdi.
Şu da var, trafik hem yok, hem de yavaş akıyor.
La Rambla bulvarındaki tiyatrocuları sevdim. Barış Oğuz’un deyimiyle ‘cool’ herifler.
Dün yazmayı unutmuşum; La Sagrada Familia katedralinin kulelerine tırmanırken H. Hüseyin Yıldız’ın keçi-kurt
söylemi geldi aklıma.
Bugün Barceloneta plajında denize girildi; sırf Akdeniz’in öte yanında olay neymiş, görmek için, fark olmadığı
görüldü. Picasso zamanında resmini çizmiş, eşekler geziyormuş plajın olduğu yerde. Ama belediye güzelleştirmiş ortamı,
bedava duşlar yapmışlar, hatta bir yerinde millet palmiye gölgesinde yatıyor. Güzel. Olay budur.
Nou Camp’da her şey çok pahalı. Barcelona forması 61.75 Euro. Bu yüzden alınamadı. Çocuklara birer kalem hediye
alındı.
Estació del Nord’dan kalkan otobüsler,
Madrid : 21.20 € 7-8 saat
Valencia : 24.65 € 4.5-5 saat
Zaragoza : 10.75 € 3.5-4.5 saat
Bu duruma göre otobüs trenden daha ucuz görünüyor; kontrol edile.
Valencia’da Hostel: Hóme (Calle Cadiners, 11)
Hóme Lonja (Calle Lonja, 4)
Hostales: Hospederia del Pilar – Plaza del Mercedo, 19
Hostal El Rincon – Calle de la Carda, 11
Pension Paris – Calle de Selva, 12
Barrio del Carmen (El Carme), Valencia’nın alem mekanı; Calle Caballeros üzerinde yerler.
Madrid, Malasaña Mahallesi,
Albergue Santa Cruz de Marcenado – Calle de Santa Cruz de Marcenado, 28 (Metro Argüelles)
Hostel Barbieri – Calle de Barbieri, 15 (Chueca’da)
Los Amigos Hostel – Calle de Campomanes, 6
Hostal Fonda Horizante – Calle de Atocha, 28
Hostal Mondragon – Carrera de San Jeronimo, 32
Bir de şeyi unuttuk; sokaklardaki bütün cafe masa ve sandalyeleri aynı, parlak metal. Kim üretiyorsa voliyi
vurmuş diyoruz.
“Hay Cola, Fanta, Cerveza, Agua”; Barceloneta plajında soğuk içecekler böyle satılır.
3. Gün: Barcelona
Burası için rüzgarsız şehir demek yerinde olur mu? Olmaz değil.
Metro sistemine hakim olunmuştur. Mavi, Kırmızı, Yeşil, Sarı hatlarda yolculuk edilmiştir. Bir tek Lacivert hat denenmemiştir.
Pek alem olayı yok. Müziksiz ve az müzikli mekanlarda yemek üzerine kurulu bir durum var. Belki gece geç saatlerde alem başlıyordur; ama 23.30’a kadar bir şey olmadığı görüldü.
Otobüs trenden daha ucuz; en azından Barcelona-Madrid hattı için böyle. Saat 23.00’de, 22.86 Euro.
Gece iyi uyundu, önceki günün uykusuzluğu ve yorgunluğu, sıcak-ter-mer dinlenmedi, sekiz kişilik odanın girdisi-çıktısı-gürültüsü duyulmadı ve uyundu.
Parc de la Ciutadella güzel bir mekanmış; çimlerin üzerinde oturulup jamon sandviç ve kola öğlen yemeği olarak gidebiliyor. Yine de sıcak, çok sıcak. Nemden olsa gerek, umalım ki Madrid böyle olmaya.
Aslında NK biraz kapmış dil olayını, parklarda yanına oturan teyzelerle anlaşabiliyor, dükkanlarda, marketlerde, bira içilen yerlerde ilk birkaç cümle idare edebiliyor. Bundan iyisi şamda kayısı değilse nedir?
Bütün gün dolaşıp terledik, otobüse de bineceğiz, bir duş alabilsek iyi olurdu.
Metro vagonları kurtarılmış bölge gibi, klimatize.
Üç günde bir adet türbanlı kadın görüldü.
Şehrin göbeğindeki Katalonya Meydanı’nda ayakkabı ve çoraplar çıkarılıp oturulur. Türklükse türklük, bütün gece yoldayız, ayağımız koksun mu yani? Hem herkes öyle yapıyor. En azından, başka yapanlar da var diyelim.
San Miguel marka biranın özellikle fıçısı iyi. Bir de Estrella Damm çok yaygın.
Gezgin tiplerin kaygısızlığını nasıl açıklamalı? Gezgin olmak mı kaygıyı yok ediyor, yoksa bu tipler kaygısız oldukları – bundan sonra gamsız diyelim, daha güzel geliyor kulağa – için mi gezgin oluyorlar? Yoksa bu iki durum karşılıklı olarak birbirini besliyor mu? Gezginlik durumu yurtsuzluğu ifade ettiği için gezen tip hep yerleşik gamların dışında kalıyor.. Gittiği yerde yaşayanların günlük koşuşturmacasına, hayat gailelerine hep dışarıdan bakıyor. Yani boka uzaktan bakıyor. Boka ne kadar az bulaşırsan o kadar temiz kalırsın. O bok oranın boku. Oradaki yerleşiklerin dışındakiler bilmiyorlar o boku. Her yerleşkenin yerleşiği bir kendi bokunu biliyor. Bu durumda, aslında çok farklı boklar görüyor gezgin tip, hepsinin ortaklığı hayat gailesi. Sayı arttıkça her bir ayrı bok önemsizleşiyor ve son tahlilde yerleşiklerin gamları gezgin tipten iyice uzaklaşıyor, tahlil nesnesine dönüşüyor.
4. Gün: Madrid
Otobüste muavin yok, şoför yapıyor bilet kontrolünü. İlk şoförümüz iyi bir insana benziyordu, Zaragoza yakınındaki mola yerinde değişti. İkincisi hiç konuşmadı. NK bilemediği için neresi neresidir, bir Harem-Esenler durumu var mıdır, herkes ininceye kadar koltuğunda oturdu otogarda, ikinci şoförümüz dik dik bakınca İngilizce bir şeyler sordu, adam yine dik dik baktı ve NK indi. Yolculuk 7.5 saat sürmüştü, 613 km yol.
Madrid otogarında şehir haritası filan bulunamadı, Allah Kerim dendi, metroya inildi, görüldü ki 11 adet hat var, vay be denildi, eldeki Hostel kitabındaki küçücük harita benzerine aldanılarak Casa de Campo’ya gidildi. Giderken tren bir ara yer üstüne çıktı ve kabus gibi bir Carrefour görüldü, Aluche istasyonunun arkasında. Neyse, bu Casa de Campo denen yer şehrin en batı noktasıymış, orada bir cam-duvar otobüs durağı haritasından gidilecek hostelin yeri tahmin edildi ve metroya geri binildi. Biraz da yürünerek Albergues Juveniles Santa Cruz de Marcenado isimli hostel bulundu ve yerleşildi.
Hostel, Barcelona’adkinden çok daha ucuz, 11.60 Euro. Odalar 6 kişilik, penceresi var, havadar. Olay moral düzeltti.
Şöyle bir kıyaslama yapalım bakalım: Barcelona’da her şey antik, turistik, Madrid’de her şey çok daha yeni. Barcelona pahalı (örn. La Sagrada Familia önündeki büfede kola 2 Euro), Madrid daha ucuz (Parque de Retiro önündeki büfede kola 1 Euro), Barcelona sokaklarında, metrosunda herkes zibidi gibi, relax geziyor, Madrid’de daha bir ciddiyet, başkent durumu var. Hadi diyelim o zaman, Barcelona bir İstanbul’dur, Madrid bir Ankara.
Parque de Retiro’da iyi, hoş, Küba Bulvarı, Uruguay, Venezüella, Paraguay bulvarları var, ama gördüğüm bir şeye kıllandım. Şöyle ki, 1973 tarihli bir portre kabartması, altında halk kahramanı filan gibi bir şeyler yazıyor, isim General Fransisco Manzana. Bu ismin kısaltması General Franco olmasın sakın. Konuyu bir araştıralım.
Bir de hava oldukça serin burada; tabii platonun üstüne dikmişler şehri, nem de yok. Bak bir özellik daha İstanbul-Ankara bağlamında. Hani üşünmedi desek yalan olur.
Bu defa, Barcelona’daki hata yapılmadı. 10 binişlik metro bileti alındı. Tek bilet 1.10, 10’luk alınca 5.20. Madrid metro sistemi de ilk günden çözülmüştür ayrıca.
Çok yürüme, az yeme... Bu göbek, bu göbek eriyecek mi ne?
Burger King’e vuruyoruz bu deli gönlümüzü, en ucuz o, 5 Euro civarı. Daha ucuzu da pek mümkün değildir, durum budur.
Plaza Mayor keşfedildi, görüldü ki herkes marifetini gösteriyor. Amcalardan kurulu bir ekibin söylediği şarkıları, çevre çemberdeki herkes biliyor, herkes katılıyordu, NK hariç. Arka tarafta bir genç bilumum numaralar gösterdi bize. Latin Amerikalı olduklarını tahmin ettiğimiz bir halk oyunları ekibi, bütün acemiliklerine karşın takdirimizi kazandılar. O meydandaki heykeli yaptıran II. Isabel’e ve 7 Temmuz 1822 kahramanlarına bir selam gönderip Manuela Malasaña sokağına geldik.
Bu sokağı özellikle merak etmemizin sebebi, Manu Chao’nun o güzel şarkısında “Me gusta Malasaña, me gustas tu” şeklinde geçmesidir. Aslında sekiz-on bar dışında bir şey olmadığı görüldü. Diplodomus isimli bir Rock Bar’a girildi, bira içildi. Orada Nirvana, Manowar vs. Dinlendi. Giderken barmene ‘adios’ dendi.
Bir de bu memlekette –şimdiye kadarki iki şehirde çok geniş gözlemlendi- cafe vb. Mekanlarda çöpleri ve izmaritleri yere atma durumu var. Sadece dışarı masa konulan yerlerde değil, mekanların içinde de durum böyle. Biz alışık olmadığımız için garip geldi. İnsan masada bir kül tablası arıyor vallahi.
Şu da var, Madrid alem bağlamında Barcelona’dan daha yoğun gibi, ama İstanbul gibi değil sanki, ya da biz erken yatıyoruz herhalde, bir şey göremiyoruz. Hostele dönerken saat 24.00 civarı millet hala yemek yiyordu.
Yine de diyorum şu ‘trieste‘ üzerinde durulmalı. Yüzünde hüzün taşıyan insanlar, onun altında neler saklarlar, irdelenmeli. Edebiyat bununla biraz daha uğraşmalı. Özellikle hüzünlü görünen kadınlar.
SÜRECEK...
Necmettin Karbon
|