MİNİ ODESA NOTLARI / İSPANYA-PORTEKİZ-FRANSA / 2003
Bölüm: II
5. Gün: Madrid / 30 Ağustos
Diyorum, bar dekorasyonu konusunda kimse İngilizlerin eline su dökemez.
Santiago Bernabeu stadı görüldü.
Şu rahatlıkla söylenebilir ki, bu ülkenin insanları çok kibar.
Enformasyon bürosundan Toledo şehir haritası bulundu.
Plaza Mayor’a tekrar gidildi, fotoğrafı çekildi. Palaçio Real’e de gidildi. Casa de Campo’da ne varmış bakıldı, hayvanat bahçesi ve park için 12.75 € vermek gereksiz bulunduğu için girilmedi, çimlerin üzerinde yatıldı, dinlenildi.
Metro içinde (vagon içinde, istasyona gelirken) yapılan anonsların hastası olduk:
Erkek Sesi – Proxima Estacion…
Kadın Sesi – Alonso Martinez
Erkek Sesi – Correspondencia con…
Kadın Sesi – Linias cinco y diez.
Bir de Madrid metrosu soldan işliyor, not edelim.
Kadında güzel bir burunu zorlasa zorlasa dalgalı uzun saç zorlar, diyelim, daha derine gitmeyelim.
Boğa güreşi var diye Las Ventas arenasına gidildi, ama yarınmış. Ama NK sabahtan Toledo’ya gidecek. Kısmet.
Böyle yolculuklarda temiz tuvalet buldun mu kakanı bol bol yapacaksın.
La Taberna de Nuñez II adında bir lokanta-birahane türü yere girildi, bir şeyler yendi, bira içildi. Barmaid kız biraz soğuktu ama mekanın sahibi (veya şef garson,pozisyonundan emin olamıyoruz) ve diğer garson muhabbetçilermiş. Real Madrid-Real Sociedad muhabbeti yapıldı. Galatasaray da konuşuldu biraz. Lakerda türü bir şey ile pastırma-peynir karışımı bir şey ikram ettiler. Adama sorarlar, ne kadar İspanyolca biliyorsun da birader, bütün bunları konuşuyorsun? Kafa-göz yara yara. Oradan sonra dün gidilmiş olan rock bara uğrandı. Adını düzeltiyorum: Diplodocus. Barmen “¿Que Tal?” yani “Ne Haber?” diye sordu. Biz ne dedik? “Bien, bien y tu?” dedik. Durum budur.
Odanın elemanları gitmiş, bir Japon ve iki Bilbaolu gelmiş.
Bir de esnerken ağız kapama olayı yok.
‘El Corte Inglés’ adında alışveriş merkezleri var.
6. Gün: Madrid – Toledo – Cordoba
Derin İspanya’ya, Castilla-La Mancha’nın kalbine, Toledo’ya hoş geldik. Aslında Carlos Saura’nın bokuna geldik biraz, biraz da Don Quijote’nin memleketi La Mancha olduğu için. Saura’nın ‘Luis Buñuel ve Hz. Süleyman’ın Masası’ filmindeki gibi olduğunu gördük Toledo şehrinin. Dar sokaklar, labirent gibi. Gece kesin korkarsın. Buradan filmin üç kahramanına, Lorca’ya, Dali’ye ve Buñuel’e bir selam yollayalım o zaman.
Peki Seat Toledo marka arabası olan Sn. Yaşar Toptaş’ı anmadık mı? Anmadık değil.
Yalnız Toledo öyle bir yer ki, Madrid dışında hiçbir yere ne otobüs, ne tren var. Acaba Cordoba-Sevilla yönüne otostop mu denesek?
Aslında İspanya’da ulaşım genel olarak böyle. Biz alışmışız ya, her yerden her yere araç olacak diye, o yüzden şaşırıyoruz.
Mahou marka bira yaygın bu taraflarda, Madrid dahil. Belki Castilla bölgesinde böyledir.
Tortilla denendi, güzel bir yemekmiş. NK’nın spesyal omletine benziyor.
Madrid güney otogarında Haagen Dazs dondurması denendi, güzelmiş.
Toledo’dan Madrid’e otobüsle gelindi, oradan da Cordoba’ya otobüs bulundu. Evet, otobüs her hatta trenden daha ucuz. Madrid-Cordoba 400 km, 4.5 saat, 10.85 euro.
Cordoba’ya yolculuğun 145. dakikasında kaptan “quince minutos” şeklinde bir mola anonsu yaptı. NK o kadar süper anlıyor ki bu anonsları, kimseye sormuyor bile.
Ulan kaptan, “quince minutos” dedin, yaptın “treinta minutos”.Hayır, ben yanlış anladım desem, bütün otobüs cemaati onbeşinci dakikada hazır bulundu, kapıları da kapatmışsın, La Mancha’nın sıcağında, güneş altında seni bekledi. Ama, adam belki de ishal filan olmuştur, günahını almayak.
Sierra Morena sıradağlarını geçerek Endülüs bölgesine girdik.
Şehirlerarası otobüslerde millet cep telefonuyla konuşuyor. ABS buralara gelmedi mi acep? Yoksa cep telefonunun ABS’yi kilitlemesi olayı bir şehir efsanesi miymiş?
Cordoba’ya yaklaşık elli kilometre kala Lorca’nın şiirini, Livaneli’nin şarkısını hatırlıyoruz. Altı kilometre kala, şarkıyı tekrarlıyoruz.
Böyle yolculukların yarısı yol planı yapmakla ve şehirlerin sokaklarını öğrenmekle geçiyor herhalde.
Cordoba girişinde de karşımıza Carrefour çıkıyor. Bundan sonra görmezden geleceğiz.
Hostel’in adı Albergue Juvenil Cordoba. Şimdiye kadarkiler içinde en iyisi bu.
Bugün biraz hovardalık yapıp akşam da restoranda yiyoruz yemeği. Ama adamların yemekleri de iyiymiş, verilen paraya değmiyor değil. Özellikle ‘paella’nın hastası olduk, esmer pirincin.
7. Gün: Cordoba-Sevilla
Bu hostel gerçekten süper. Tek sorun, yatak gıcırdıyor. Bir de, odada bir genç kalıyordu, ne selam var hacıda, ne sabah. Gerçi acayip sesler çıkarıyordu uyumaya çalışırken, dedik belki hasta filandır. Ama be birader, tuvaletten çıkarken klozet dibindeki o bok izini fırçayla gider be, gider.
Bu hostelin kahvaltısı da sıkı, ekmeği ekmek gibi. Mimarisi de enteresan, Endülüs tarzı sanıyoruz.
Cordoba şehrinde bir de deniz olsa var ya, kimse tutamaz.
Saat 14.00 Sevilla otobüsüne bilet buluyoruz, Allah kerim.
Dün şeyi yazmayı unuttuk; şu bizim malum molada, bizim otobüsün yanında ‘Rodriguez Gomez’ adında bir firmanın otobüsü durdu. Nedir şimdi bu? İspanyol Kamil Koç’u ya da İsmail Ayaz’ı mı?
İki saatte Sevilla şehrine vardık ve gördük ki cehennem sıcağı var burada. Caddelerdeki dijital göstergelerde 36°c yazıyor. Neyse ki planımıza göre en güney noktamız burasıdır. Ama Lizbon’da ve Porto’da nem zorlamasın narin bedenimizi?
Şunu da ekleyelim: otobüste şoförün arkasına oturduk ve gördük ki ABS olayı var. Şehir efsanesi? Araştırıla, teknik insanlara sorula.
El Corte Inglés memleketin her yanına yayılmış galiba; Cordoba’da ve Sevilla’da da gördük.
Bir de Pans&Company var; enteresan sandviçler yapıyorlar.
Peki NK şu jetonla veya parayla çalışan kilitli dolaplarla ilişkisini ne zaman düzeltecek, ne zaman öğrenecek? Madrid’deki hostelde beceremedi, 2 euro boşa gitti. Sevilla’da Plaza de Armas otogarında ilk 3 euro boşa gitti, sonra güvenlik elemanı yardım etti de oldu.
Bir de bu notlarımızı yazdığımız defteri hediye eden Sn. Süha Tellioğlu’na saygı ve sevgilerimizi sunalım.
Lizbon’a bilet bulundu, saat 23.45’de, 28 €.
Şunu da unutmayalım, bu Sevilla kentinde bol miktarda kara sinek var. Yoksa sadece bana mı geliyorlar?
Tuvaletlerin erkek bölümlerinin kapısında ‘caballero’ yazıyor. Biz de dedik ki “Ne bu? At mı diyorlar erkeklere? Hani biz de manda diyoruz, davar diyoruz”. Sonra sözlüğe baktık ki centilmen demekmiş. Atın karşılığı da ‘caballo’ oluyor. Oradan çağrıştırmış, yaklaşmışız.
8. Gün: Lizbon
Otobüse bindik, gittik gittik, Badajoz otogarında başka bir otobüse, Paris-Madrid hattından gelip Lizbon’a giden otobüse aktardılar bizi. 8-10 kişi vardı bizde, geçtiğimiz otobüste de 15-20.
Badajoz şehrinin sınıra çok yakın olduğunu bildiğinden NK, gözlerini açtı baktı, Portekiz sınırından geçiş nasıl olacak? Gerçekten duyduğumuz gibi pasaport kontrolü filan olmayacak mı? Bir polis otobüse binip en azından şüpheli şahıs var mı diye bakmayacak mı?
NK öyle cin gibi gözlerle mevzuyu beklerken, otobüs mola verdi. Molanın otuz dakika olduğunu anonsta anlıyoruz ya, dedi bir çay içelim. Oradaki görevli hacıya sordu İspanyol dilinde, çay isterem dedi. Hacı anlamamış gibi yaptı, sonra siyah olup olmadığını sordu, NK siyah dedi. Hacı döndü öbür hacıya, NK’nın hiç anlamadığı bir şekilde “cha preto” dedi. NK fiyat listelerine baktı, bir şeylere benziyor ama çok da anlamıyor. Lan dedi, Portekiz’e mi geldik yoksa? Ama kardeşim, en azından insan sınır gibi, kapı gibi, arada polis gibi bir şeyler görür. Görmez mi? NK görmedi. Vay be, dedi, olay budur.
Sonra kaptana gidip, İspanyolca, Lizbon’a yaklaşık kaç saat kaldığını (bak bak, hayvana bak!) sordu. Kaptan Portekizce yanıt verdi. Olay buymuş.
Yalnız şu gözlem de yapıldı, iki ülkenin otoyolları da bizim TEM’in eline su dökemezler, çünkü 2’şer şeritler.
Saat 05.00’de Lizbon otogarına girildi, yerel saatle. Burada saat İspanya’dan 1, Türkiye’den 2 geri oluyor.
Bir hacımız zamanında yazmıştı Kazan Dairesi banyo duvarına. Sormuştuk, Türkiye’de doğmamış olsa idik, hangi ülkelerin yurttaşı olmayı isterdiniz diye. En fazla beş tane yazın, demiştik. Bir hacımız, Barış Bezel’di yanlış hatırlamıyorsam, “Portekiz, ille de Portekiz” yazmıştı. Bakalım, ne menem bir yermiş bu memleket.
Sabah istasyondan hostele varmamız ayrı bir mesele oldu. Lizbon’da metro var, ama İstanbul gibi, pek yayılmamış. Hostelin olduğu semte gidecek otobüsü ancak yarım saatte bulabildik. Nihayet hosteli bulduğumuzda orada yer olmadığını öğrendik. Başka bir pansiyona yönlendirdiler. Dört kişilik bir oda verdiler, şimdilik benden başka kalan yok. Biraz kötü bir yer, ama başka gelen olmazsa, değer.
Portekizce Slav dillerine çok benziyor gibi geldi bizim kulağa, çok ‘j’ sesi kullanılıyor gibi.
Şu ana kadar Lizbon’un pek bir numarasını göremedik, bakalım, olmadı sadece bu gece kalıp, Porto’ya bakalım.
Yabancı memlekette olup dil bilmemenin zorlukları; öğlen gittik kahvaltı yapmaya, siyah çay dediğimizi sandık, adaçayı geldi, kek istedik, tuzlu bir şey geldi. Aslında İspanyolca konuşulabilir, onu anlıyorlar.
Şu anda, asansörle yukarıya çıkmış ve Lizbon kentine yukarıdan bakarak kahve içiyor durumdayım: 2 Eylül 2003, saat 13.36. yalnız, artislik yapıp sade istiyoruz kahveyi, sert geliyor. İspanya’da da aynı şeyi yaptık.
‘Z’ sesi de çok kullanılıyor.
Gözlemimiz şudur: Bir, Lizbon’da çok sayıda siyah insan var. İki, onları boktan işlerde çalıştırıyorlar. Tahminimiz, Brezilya’dan geldikleridir.
Bir de otopark değnekçisi olayı var.
Bir de çok dilenen insan var.
Bir de, internet kullanılabilecek yer bulmak mümkün değil. Enformasyon görevlisi bir kız, internet kafelerin hep battığını söyledi. En sonunda NK, sabah yer bulamadığı hostele gitti, orada bir makine koymuşlar, 1 euro ile 10 dakika çalışıyor. Çüş diyoruz.
Şimdiye kadarkiler içinde en zoru burası diyebiliriz.
Odaya Matthieus adında Hollandalı bir genç geldi, muhabbetçi çıktı. Akşam biraz aleme aktık. Akmadan önce ev şarabı yapan bir yerde yemek yedik. Şarap iyi olup, alkolü biraz fazla mıydı ne?
9. Gün: Lizbon-Porto
Saat sekizi on geçe Lizbon’da Saldanha meydanında NK otobüs bekliyordu ve otobüsü beklerken yeni dizeler yakalamaya çalışıyordu.
08.55 treni ile Porto’ya gidilecek; 15 €.
Akşam alkolü, çok fazla değil, ama biraz fazla mı kaçırmışız? Trende uyuyalım da geçsin.
Lizbon-Porto treni, tabiri caizse, her beyaz boyalı evde durdu. 12.35’de Porto’ya vardı.
Porto’da da, Lizbon’da olduğu gibi her yerde inşaat var. Nedir?
Genel olarak şu söylenebilir ki, Portekiz İspanya’dan daha ucuz.
Peki, parke taşlı cadde ve sokaklarda kocaman belediye otobüsleri gidiyorlar. Gidiyorlar da, bu otobüslerin rot-balans ayarları için ne kadar zaman, emek ve para harcanıyor?
NK öğlen bir yerde yemek yedi. Yemekten sonra garson kavun getirdi. Saf NK, ne bilsin, ikram sandı. Adamlar hem kavundan, hem de diğerlerinden geçirmişler, ibnenin evlatları.
Hostel şehrin biraz kenarında, 15 €.
Peki şu açık ayakkabı nedir hacım? Ne zaman bitecek bu moda?
İyi, derdimizi burada İspanyolca anlatabiliyoruz.
NK, akşam da, salaş bir yerde ucuza mal etti yemeği. Bir çorba istedi, içinde yeşil bazı bitkiler yüzüyordu. Tabii nasıl sorsundu, sorabilsindi ki şefe? Yarısını içti.
Her yalnız, aslen bir orospu çocuğudur.
Bu, Super Bock birası da iyiymiş.
Bir de Cruz Campo vardı İspanya’da, onu belirtmeyi unuttuk.
Tren, Portekiz’de de otobüsten daha pahalı.
Yarın İspanya’ya, Vigo kentine geçiyoruz, orada bilet bulursak San Sebastian’a, olmadı Bilbao’ya, Allah kerim. Hiç olmadı Vigo’da kalınır. Duruma bakılır.
Şimdiye kadar, sayalım bakalım, hangi ülkelerden oda arkadaşlarımız oldu: Norveç, Almanya, İspanya, İtalya, Japonya, Filistin, Hollanda. Cordoba’daki hayvanı anlayamadık ki.
Diyorum ki, hayatta mümkün olmayan hiçbir şey yoktur. Öyle geliyor.
Obrigado: Teşekkürler.
Porto’yu Lizbon’dan daha mı çok sevdik? Daha çok sevdik.
Meğer Vefa İstanbul’da, Boavista Porto’da bir semtin adıymış.
Hostelin adı Pousada de Juventude, Paulo Da Gama caddesinde, 551 numara.
Japon Watars Suzuki ve İsviçreli Cathy ile sohbetimiz oldu biraz.
SÜRECEK...
Necmettin Karbon
|