MİNİ ODESA NOTLARI / İSPANYA-PORTEKİZ-FRANSA / 2003
Bölüm: III
10. Gün: Porto - Vigo
Porto çiçekli bir şehir.
NK, Douro nehrinin kıyısına oturmuş, güneş tatlı tatlı yakarken tenini, bu defteri dolduruyor.
Yayınlanacak kitap: What to Do, How to Do? (Ergenlik Çağındaki Anglo-Saksonlar İçin Rehber Kitap)
Alışveriş Merkezlerine sadece çiş yapmak için girmek ne güzel, hayat ne güzel, sevmek ne güzel.
Portekiz’de börek-çörek-pastane olayının çok yaygın olduğunu söyleyebiliriz.
Şu da var, alışveriş merkezlerinin girişlerinde güvenlik görevlisi durmuyor, bana neyse…
Vigo’ya otobüs 17.30’da.
Bu memleketin delisi çok galiba; sokaklarda çok görüyorum.
Bifteğin üzerine yağda kızartılmış yumurta koyuyorlar. Lizbon’da da vardı, enteresan geldi.
Parklar kentlerin olmazsa olmazlarıymış.
Bu tarafların nemi Barcelona’nınki gibi pis değil. Atlantik-Akdeniz farkı var mıdır nem mevzuunda?
Palácio de Cristal isimli güzel bir park bulundu.
Yalnız Portekiz’deki şu otobüs olayı kötü be hacım, tıklım tıklım arabalar, yokuş aşağı, yokuş yukarı, olacak iş değil.
NK, İspanya’da rahat ediyor ama. Demek hacı bu dili biraz kapmış. Yok canım, estağfurullah. Öyle öyle…
Vigo şehrinin otogarına geldik ve öğrendik ki San Sebastian, Bilbao ve Santander’e bugün ve yarın yer yok. Madrid’e otobüs var bunlardan başka, ne yapalım, aldık. Orada duruma bakak artık. Yolculuk: 23.30’da. Diyeceğimiz odur ki, NK bütün bunları nasıl öğrendi, nasıl halletti? Otogardaki çalışanlar İngilizce mi biliyorlardı? Yoo…
11. Gün: Madrid
Aslında NK’nin hiç sevmediği otobüs yolculukları bu ‘odesa’da bir çeşit dinlenme oluyor; şöyle ki, yolculuk süresince çantayı NK’nin sırtı değil, otobüs taşımış oluyor.
Avrupa Birliği olayı, bir bağlamda da, toplumdaki ötekilerin, dışlanmışların, amele vatandaşların, kısaca ‘siyahlar’ diyelim, siyahların oranıyla ilgili bir durum değil midir? Odesamız boyunca görmekteyiz ki, siyahlar her şehirde var. Tipleriyle, giyimleriyle, sarhoşluklarıyla, dilenmeleriyle, bazen çevreyi tedirgin etmeleriyle her yerde varlar. Hatta bu sabah metroda vagona bir ekip bindi ki, evlere şenlik. Çingene tipli çocuklar, kızlar, kucağında çocuklu bir kadın, bir başka kadın, yedi sekiz kişi, vagondaki beyaz İspanyolları öyle bir tedirgin ettiler ki, gözlerindeki dehşeti görmek gerekirdi. Ama öyle böyle değil, tam bir potpori sundular. Yere tükürme, bağırarak şarkı söyleme, kötü kokma, birbirine el şakası yapma, vagonun demirlerine asılıp sallanma, vagon içinde koşturma. Olaya derin tahlilci NK bile şaşırmadı değil. Avrupa Birliği olayı bu siyahların ortalıkta az görünmesi durumu değil midir? Çevreye tedirginlik verenler dışındakileri de katıyoruz bu gruba, biraz önce değindiğimiz gibi. Daha önce belirttik mi, hatırlamıyoruz, Portekiz’de bu oran daha yüksek görünüyor. Türkiye’nin AB meselesi de, son tahlilde, demokratikleşme ve ekonominin biraz düzelmesini müteakip, biraz toparlanmayla olmayacak iş değildir.
Paris’e bilet bulundu. Gidiş bugün, dönüş 8 Eylül saat 15.00 kalkışlı, Barcelona’ya ertesi sabah 06.00’da varışlı. Hadi bakalım. Ama dönüş otobüsünün son durağı Murcia şehri olduğu için, uyuyup kalmayak da şehri geçmeyek. Malum, otobüslerde muavin yok, uyandıracak kimse yok, saat cins bir saat, kaptan sadece binerken bileti kontrol ediyor, bir daha konuyla ilgilenmiyor. Kim demişti, “Paris’i gören dünyayı görmüş demektir” diye? Bakak, doğru muymuş? Akşam 20.00’de kalkıp, yarın öğlen Paris’e varması gerekiyor. Bu arada NK geçen kaldığı hostele geldi, tabii ki çok kolay buldu, zaten metro sistemini de çözmüştü. Eee, Madrid bizim at oynağımız.
Üç sokak ötedeki internetçiye gidelim de mail atalım, mail okuyalım. Sonra gelelim, duş alıp dinlenelim. Bu arada unutmayıp bir Paris rehberi edinelim. Barcelona rehberi çok işimize yaramıştı.
Hostelde yer yokmuş, iyi mi? Biz de akşama kadar orda burada vakit geçirelim, gidip parkta uyuyalım. Çantamızı bıraktık dolaba, çıktık.
Şu AB konusuna bir daha değineyim: Avrupalıların korktuğu şey, Türkiye’de sosyal hayata siyahların hakim olması. Doğru mudur? Doğrudur. Avrupalı olabilmek için, öncelikle sosyal hayatın siyah egemenliğinden beyaz egemenliğine geçmesi gerekiyor. Olay budur, bu olursa olay tamamdır.
Her şey iyi, güzel derken şöyle iki tatsızlık oldu, arz edeyim. Akşam yemek için marketten birkaç şey almış çıkarken ötmeyelim mi? Tekrar geçtim, yine öttüm kapıda. Güvenlik görevlisi, neyse, kontol filan etti, ben hala ötüyorum. Bu arada görevliyi de bir güzel fırçaladım. Adam da zaten çok üzülerek, teşekkür filan etti. Sonra aklıma geldi, Portekiz’de aldığım filmler ötmüş olmasın, çünkü paketinden çıkmamıştı ve aynı filmleri o markette de satıyorlardı. Olsun, bu ihtimalleri düşünüp otomasyon sistemlerini ona göre yapacaklar. Neyse, sonra hostele geldik, hani yer yoktu da sadece çantamı dolaba kilitlemiştim. Görevli kadın zaten İngilizce bilmiyor, yok giremezsin filan bir şeyler söyleyince NK bir bağırdı, yanındaki adam az İngilizcesiyle buyur etmek durumunda kaldı. Kardeşim, enternasyonal bir iş yapıyorsan, yabancı dil bilen eleman çalıştıracaksın. Hadi geçen hafta oda isterken onların diliyle anlattık. Ama problemli bir durum olunca böyle mi olacak? Tabii ki bu iki küçük olay, memleket geneline olan olumlu önyargımızı değiştirmedi.
Bir de, bu İspanyol gençleri çok mu geziyorlar nedir? Otogarlarda, tren garlarında, hostellerde, her yerde rastlıyoruz gezen yerli gençlere.
Bu kadar dolaştığımız İspanya yolculuğu için İsmet Özel’e gönderme yapalım mı, şöyle diyelim mi:
Bir imparatorluk genişliğindeki İspanya seyahatim sırasında ben
Kızlarından daha çok otogarlarına vardım.
Paris otobüsünde arka dörtlüde NK’den başka bir kişi daha vardı: Arjantinli polo atı terbiyecisi, Pablo. Muhabbetçi bir insan.
12. Gün: Paris
Otobüs rahatmış ve iyi uyuduk be hacım. Yanımız da boş olunca tadına doyum olmadı. Başka türlü çekilir mi 16-17 saat yol? Umalım, umut edelim ki dönüşte de böyle bir güzellik olsun.
Aracımız Madrid-Burgos-San Sebastian-Bourdeaux-Tours hattında ilerledi ve şu anda Paris’e yaklaşık 200 kilometre kaldı. Bugün 6 Eylül 2003 Cumartesi, saat 10.37.
“Kızlar vardır kıvırcık salata gibi…” (Oktay Rıfat)
Pablo, Ariel Ortega’nın Ağustos ayı içinde trafik kazasında öldüğünü söyledi. İki defa sordum tekrar. Tamam, burada gazete takip etmiyorum ama Ağustos’un yirmialtısına kadar böyle bir haber duymamıştık. Konuyu araştıralım dönüşte.
Olay tamamdır. Metro sistemi çözülmüş, hostel bulunmuş ve yerleşilmiştir. Paris’e girer girmez yağmur bastırmıştı ama şimdi geçti. Duşumuzu aldık, üstümüzü giyinelim ve çıkalım bakalım ne varmış. Bu arada Pablo ile konuştuk, akşam görüşülüp alemlere ufak bir pike yapılacak. Bak bak bak, hayvana bak, Eiffel Kulesi’nin altında Arjantinli bir at terbiyecisiyle buluşuyor. Bu tarih not edile, saati de 22.00 olacak.
Bu arada hostelin adını da not edelim: Jules Ferry. Şu meşhur olan, her yerde adı geçen, tavsiye edilen. Jules Ferry Bulvarı, 8 numarada. Gecelik fiyatı 19.50 Euro.
Champs-Elysees baştan başa yüründü, bakıldı. Concorde meydanına varıldı, köprüsünden fotoğraf çekildi. Güzel bir şehre benziyor.
Kaldığımız oda arkadaşlarına ek yapalım: Finlandiya, Fransa, Belçika, Avustralya, Meksika.
Şehirle ilgili ilk gözlemlerimiz şöyledir ki, insanlar daha bir bakımlı, daha bir özenli mi ne? Bir kere, açık ayakkabı giyen kadın sayısı az ve giyenlere de yakışmıyor değil. Daha doğrusu giyen yakıştırarak giymiyor değil.
Evet, tam kazasız belasız yolculuğumuz sürüyor derken kendi eşşekliğimizden 30 Euro ceza ödedik. Metro çıkışında görevliler bilet kontrolü yapıyorlardı. Biz ne yapmıştık? Bileti girdikten sonra çöpe atmıştık. Neyse, bir iki itiraz filan, baktık ki uğraşmaya değmeyecek ve zaten derdimizi anlatamayacağız, ödedik. Bu olay da odesamızın tuzu biberi olsun.
Akşam saat onda Pablo ile buluştuk. Javier adında Paris’te yaşayan bir Arjantinli arkadaşı şirket arabasını almış. Yolda da onun Alman bir arkadaşını alıp dört hayvan alemlere küçük bir pike yaptık. NK son metro treni 01.00’de kalktığı için fazla kalamadı ve hostele döndü. Hacımız bizleri Paris’in en eski sokağına götürdü. Turistlerin pek bilmediği, barlar sokağına benzer bir durum var orada, Pantheon civarında.
13. Gün: Paris
Sabah kalktık ve pencereden dışarıya baktık ki, anladık, niçin şairler, sanatçılar bu kenti severlermiş. Ambians ile açıklanabilir mi? Açıklanabilir. Aslında, Ankara’dan sonra İstanbul da insana böyle gelmiyor değil.
Eiffel Kulesi’ne gidildi, fotoğrafı çekildi, fotoğraf çektirildi. Sonra bir pazar yerine rastlandı. Madrid’de Plaza Sol Mayor’da duyduğumuz müzik kulağımıza çalınınca şaşırıldı. Düşünüldü ki, acaba oradaki acemi Perulu dans grubu buraya mı geldi? Bakıldı, görüldü ki gelmemiş. Bu arkadaşlar canlı müzik yapan bir ekip. Latin Amerikalıya benziyorlar. O müzik neyse edinilmeli, iyi bir şey.
Daha sonra Louvre Müzesi dolaşıldı. Aslında, dolaşmakla bitecek bir yer değil, yaklaşık ikibuçuk saat sürdü ziyaretimiz. Bir de, her ayın ilk Pazar günü girişin bedava olması ve bugüne denk gelmesi ayrı bir güzellik. Dünkü 30 Euro’nun 10’unu çıkardık diyebilir miyiz? Müzede tarafımızca daha çok resimlere ağırlık verildi. İsmini cismini bilmediğimiz, duymadığımız ne çok ressam varmış, şaşırıldı. Bu arada tabii Mona Lisa ile Leonardo da Vinci’nin başka bazı tabloları, Goya’nın bazı tabloları görüldü. Müzede Pablo ve bu defa Arjantin’den başka bir arkadaşı ve onun kız arkadaşı ile karşılaşıldı.
Bir de, sabahki pazar yerinin devamında kullanılmış kitap satıyorlardı, hoşumuza gitti, not edile.
Notre Dame Kilisesi görüldü, Montparnasse Bulvarı’na gidildi ve Sartre yad edildi. Bulvar tabelasının altında tabii ki fotoğraf çektirildi.
Öğlen Seine nehrinin kenarında atıştırma suretiyle yemek yenildi.
Akşam üzeri bir yere girildi, ‘Grek Lokantası’ yazıyordu, duyuldu ki Ahmet Kaya şarkısı çalınıyor, çocuğa soruldu, çocuk Maraşlı çıktı, Elbistanlı.
Kesinlikle gözlenmiştir ve tespit edilmiştir ki bu kentte herkes çok düzgün, çok özenli giyiniyor. Kadınlar da çok güzel kokuyorlar. Aferin.
Ayrıca dünkü ayak gözlemlerimiz teyit edilmiştir.
Hakkını verelim, burası şimdiye kadar gördüğümüz en güzel şehir.
İspanya’nın tersine, Paris metrosunda vagonların içi çok sıcak, havasız.
14. Gün: Paris
Dün not etmeyi unuttuk, Republique Meydanı’na yakın Oberkampf adında bir cadde var, enteresan barlar var orada. Internet bağlantısı olan bir yer ararken rastladık.
Sabah Pablo ile mezarlığa gittik. Hani şu bizim sanatçılar mezarlığı diye bildiğimiz yer. Anladık ki, aslında halk mezarlığı imiş. Ama tabii ki Paris’te ölen bir sürü sanatçı, filozof vb. de orada yatıyor. Özellikle aradığın bir mezarı bulmak çok zor. Bizde ne şans var ki, girer girmez Yılmaz Güney’inkine rastladık. Sonra güçlükle Jim Morrison’unkini bulabildik. Bir sürü insan vardı onu arayan ama buldukları zaman sanıyoruz ki birçoğu şaşırdı, çünkü Jim Morrison’un mezarı küçük, gösterişsiz, diğer birçoğundan daha kötü durumda. Ahmet Kaya’yı ve Paul Eluard’ı aradık, bulamadık.
Sonra güzel bir kahve içtik. Cafenin duvarlarında Jim Morrison’un posterleri vardı.
Enternasyonel otogara geldi NK, check-in yaptırdı, otobüsü saat 15.00’de Lyon-Barcelona-Valencia-Murcia yönüne kalkıyor. Uyuyakalmayak da sabahın altısında Barcelona otogarında inebilek.
Bir de öğrendik ki, Pablo üniversitede hukuk okumuş, seneye İspanya’da ekonomi yüksek lisansı yapmayı planlıyormuş.
Adamlar Avrupa Otobüsçüler Birliği gibi bir şey kurmuşlar, ismi Eurolines. Biletini herhangi bir firmadan alıyorsun, gelip enternasyonel otogarda check-in yapıyorsun.
Gözlemimiz odur ki, İspanya’da da, Fransa’da da yeni evlerin, apartmanların mimarisinde özen var, estetik var. Portekiz’de yok.
Fontainebleau ormanlarına teğet geçiyoruz. Biz bu bölgeyi Hugo’nun 1793 romanından biliyoruz.
…Acı ve öfke korkuyu yeniyor, sıkıntı okşuyor. Sıkıntı arzuyu kaşıyor, acı ve öfke terbiye ediyor. Acı değil, öfke değil, sıkıntı öldürüyor. (Murat Uyurkulak-Tol)
Otobüs-Cep Telefonu mevzusunda Fransa’da da durum aynı.
Autogrill adında mola yerleri zinciri var.
Bir de şeyi öğrendik Pablo’dan, Napolyon’un Chavin (farklı yazılıyor olabilir) adında bir generali varmış. Bu adam çok milliyetçiymiş, Fransız milletinin üstünlüğünü filan söylermiş, işte şovenizm dediğimiz şey oradan geliyormuş.
Bir de, Paris’in kaldırımlarında çok miktarda köpek boku var, dikkatli yürümekte yarar var.
15. Gün: Barcelona - İstanbul
Portekiz’e ve Fransa’ya geçerken olmamıştı, Fransa’dan İspanya’ya geçerken pasaport-kimlik kontrolü yaptılar.
Diyorum ki bu memleketlerde sütlü kahveyi iyi yapıyorlar, oran ideal.
www.tahlilim.net’de bir Kaptan Köşkü bölümü açsak. İçeriği ne olur, şimdi bilemedim ama adı hoşuma gitti.
Saat 05.00’de Barcelona’ya vardık. Neymiş, Paris-Barcelona otobüsle 14 saat sürüyormuş. Uçağımız İstanbul’a 13.10’da kalkıyor, en az iki saat önce havaalanında olmak gerekiyor herhalde.
İstanbul’a gidince Musa Usta’da bi rakı içelim.
Şu hostel kitabının pek bir faydasını gördük, kart da epey işimize yaradı, sağolsunlar.
Amerikalı ozan Billy Ocean söylemişti, yanılmıyorsak:
Get outta my dreams
Get into my car
Bir tespit de, İspanyol sandviçlerinin çok kuru olduğu.
Çok sallantılı bir yolculuktan sonra İstanbul’a indik.
FIN...
Necmettin Karbon
|